12 04 2013

18. yüzyılda osmanlı mimarisi

18. yüzyılda osmanlı mimarisi |  görsel 1
18. Yüzyıl Osmanlı Mimarisi
 
18. Yüzyıl Osmanlı Mimarisi

Mimar Sinan’ın bütün bir devre hakim olan üslubu onun ölümünden sonra da uzun zaman etkisini devam ettirmiştir. Sinan’dan sonra onun yanında yetişen kalfalar, mimarbaşı olarak onun geleneğine bağlı kalmışlardır.

18. yüzyıl başında Osmanlı saray ve toplum yapısında gözlenen değişiklikler, Fransa ile ilişkilerin giderek artması ve yeniliklerin daha kolay hazmedildiği bir ortamın oluşmasıyla Sultan III. Ahmet zamanından itibaren yeni bir üslubun doğduğu görülür. 18. yüzyıldaki bu farklı üslup 1703 – 1805 yılları arasında Barok ve Rokoko etkili devir olarak iki dönemde ele alınabilir.

1703 – 1730 yılları arasında III. Ahmet döneminde batı ile ilişkilerin güçlendiği yıllarda Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet’in dönüşte beraberinde getirdiği saray planları doğrultusunda yapılan ve Fransız saraylarını çağrıştıran Kağıthane’deki Sadabad Kasrı ve çevre düzenlemeleri Patrona Halil İsyanı’nda çıkan yangınla birlikte yok olmuşsa da bu yapıların Fransız etkisinde yapılmış olduğu bilinir.

Topkapı Sarayı’ndaki III. Ahmet Yemiş Odası, bu yılların yaygın eğilimi olan ve natüralist üslupta yapılan çiçek motiflerinin süslemede hiç boş yer bırakmayacak biçimde kullanılışını en iyi veren örnektir. Odanın duvarlarında yer alan vazodan çıkan çiçek buketleri, meyve tabakları, pembe güller, karanfil ve lalelerin hakim olduğu süslemeler natürmort diyebileceğimiz bir karakterdedir ve odanın hiçbiryeri boş kalmayacak biçimde düzenli çerçeveler içinde verilmiştir. Bu çiçek ve meyve motiflerinin ağır bastığı natüralist üslup geçiş safhasıdır. Bu geçiş safhası içinde Osmanlı Türk sanatının klasikleşmiş özellikleri dışarıdan gelen tesirler ile karakterini kaybetmeye ve yeni biçimlere bürünmeye başladığı açıkça bellidir.

18. yüzyılın erken döneminde görülen bir başka eğilim ise çeşme ve sebil yapımına artan yoğun bir ilgidir. Bu gelişme Osmanlı mimarisinde kente, sokağa, dış çevreye yönelik bir yapı anlayışına geçişi ifade eder. Üsküdar ve Bab-ı Hümayun önündeki III. Ahmet meydan çeşmeleri (1728), Azapkapı’da Saliha Sultan (1732) ve Tophane’de I. Mahmut meydan çeşmeleridir.
Mimaride Barok Üslup olarak adlandırılacak değişimlerin ilk gözlendiği yapı 1734 tarihli Hekimoğlu Ali Paşa Camii’dir. Girişindeki merdivenin yelpaze içiminde açılarak avluya bağlanışıyla kendinden önceki örneklerden farklılık teşkil eder.

1740 – 1755 yılları arasında Simon adında Rum bir kalfa tarafından yapılan Nuruosmaniye Külliyesi’nde görülen yeni özellikler bu yapının barok olarak nitelendirilmesini sağlar. Atnalı biçiminde şadırvansız avlusu bulunur ve bu biçimde düzenlenmiş bir avlu Türk sanatında ilk kez görülmektedir. Daha önceleri sivri biçimli olan taşıyıcı kemerler yerine yarım daire kemerlerin kullanılmış olması, cephelerde zengin profiller, kornişler, “C”, “S” kıvrımları batı etkisinin ürünlerdir.

1763 tarihinde İstanbul’da yapılmış olan Laleli Camii’nde barok özellikler kıvrık hatlar, dalgalı yuvarlak kemerler, pencereler, kubbeyi destekleyen S biçimindeki payandalar gibi ayrıntıda karşımıza çıkar. 1769 tarihli Zeynep Sultan Camii ve 1778 beylerbeyi Camii bu dönemin özelliklerini yansıtan diğer örneklerdir.

Nuruosmaniye Camisi ile aynı tarihlerde Batı Anadolu’da yapılmış olan Aydın’daki Cihanoğlu Camisi (1756) şadırvanındaki kubbesi ve tromplarında “C” ve “S” kıvrımları, meyve kaseleri, girlandlar, kartuşlar Batı barok tarzında işlenmiştir. 
 
 

470
0
0
Yorum Yaz